3 Ekim 2009 Cumartesi

bu bir uçurtmanın kaçışı belki de değil...

kitapçıdaki baktığı tüm rafların barındırdığı kitapları elleyerek, parmaklarıyla tek tek, anlayan dokunuşlarla, ilerliyordu. öyle koca bir kitaplığın sadece bir rafında değil, tüm katlarındakilere dokunuyordu. gözüne kestirdiklerini ince tırnaklarıyla aradan çekip arkasına göz atıyordu.


çantası koyu yeşil bir kadın, dudakları kan kırmızısı bir kadın, tırnakları bakımsız ve ince parmaklı bir kadın. burnunun hatrı sayılır büyüklüğü ondaki güzelliği herkesin görebilmesini kolaylaştırıyordu açıkcası. kendimden hatırladığım kadınları düşünecek olursam kat be kat güzellikteki kadınlar bu burnu cyrano ile yarışacak kadından daha az çekici geliyor şimdi bana. göğsünün yarığını belli eden buz mavisi keten gömleğiyle bir o kadar salaş; sıkı sıkıya tutturulan at kuyruğu saçıyla da bir o kadar özenli görünüyordu. küpesi yoktu; bileziği, yüzüğü, kolyesi yoktu. üzerinde gözlerindeki manidar bakıştan başka parlayan bir çift taş yoktu. nakış evet. ablam doğru söylemiş. "nakış mübarek.."



dört yıldan beri böyle bir müşteriyi ilk defa görüyordum. ne kadar dalmıştı ve anlaşılan oradaki tüm kitapları hediye etsem bir diğerinde gözü kalırdı. hepsine hevesliydi. ama inanır mısınız birini almadan çıktı, gitti dükkandan. bir ara şüphelenmedim değil. dükkan kalabalıklaşmıştı ve sağ koluna taktığı çantasını iyice sağ göğsüne yakınlaştırıp neredeyse kucağına alacaktı. biraz küçüldü insanların arasında. zaten raflarla iç içeydi, bir şey yapacağı belliydi ama yapmayacağından da emin olduğum bir hissiyatı vardı. ne de olsa yılların kazandırdığı insan sarrafı bir yönüm de vardı. birinci kattan da ayrılmadı. tüm klasikler ve modern dünya edebiyatı ile fantastikler buradaydı. yani en değerlilerimiz. diğer katta ise bilirsiniz, sınavlara hazırlık kitapları. işte oraya hiç çıkmadı, niye çıksındı zaten? benim yaşlarımda bir kadının sınavla ne işi olurdu? anlamadım ki beni sınava aldığını o anda.

kalabalıkla birlikte kitapların arasında zor seçiliyordu bedeni. ince bacakları varmış, ince de bir beli. ama diyorum ya çantası, çantası hayli dolu görünüyordu ve ağzı açık. ah sanmam! san-mı-yo-rum.

dövüş klübü, eşiktekiler, son sürgün, chuck palahniuk, dragan babic, charles bukowski'lerin önünde duruyordu. kalabalık azalmaya başlayınca elindeki kitabı gördüm. bukowski seçmişti. bunca yılın verdiği deneyimle karakterini tahmin etmeye yeltendim fikrimce. sonradan hatırladım beklentilerin hayal kırıklıkları yaşattığını, vazgeçtim. bir turist kafilesi girerken kitaba bir hamle yaptı. ne yaptı anlayamadım. turistlerle ilgilenirken dükkandan fırladığını gördüm. hiçbirşey yapmadım. ne arkasından bağırdım ne de kitabı kontrol etmek için rafa yöneldim. gün ağardı, kasa kapandı ve düzenlemelere başladık. gelişi güzel raflara atılan kitaplar, ambalajından öksüz bırakılan cd'ler, hunharca açılıp okunmuş kitaplar ve saire ve saireler. yine o bahsettiğim hunharca okunmuş kitaplardan biri olan bukowski elime geçti. anladım kadının eline aldığıydı. ne hale getirmiş ya kitabı derken kenarı yarıya kadar kıvrılmış sayfayı gördüm. seçmiş olduğu şuydu inanır mısınız?




Neye Dokunsan


eski bir New Orleans pansiyon odasında elbiselerini giyerdin

sen ve depocu çocuk ruhun,

sonra küçük yeşil el arabanı iterek senin

farkında bile olmayan tezgahtar kızların önünden

geçerdin, minik ve dikdörtgen beyinleri ile daha

büyük şeylerin düşlerini kuran

kızların.



ya da Los Angeles, yedek parça fabrikasındaki

sevkiyat memurluğundan dönüp asansörle 312 numaraya

çıkar ve akşamın altısında yatağa uzanmış sarhoş

bulurdun kadını.



onları seçmeyi bilemedin hiçbir zaman, artıkları,

kaçıkları, alkolikleri, hapçıları buldun hep.

belki de bulabileceklerin onlardan ibaretti, onların da

bulabilecekleri senden.



barlara takılıp başka kaçıklar, alkolikler,

hapçılar buldun. topuklu ayakkabıların içindeki

bir çift zarif bilek aklını başından

almaya yeterdi.

yayların üstünde hoplayıp zıpladın onlarla

hayatın sırrını

keşfetmişcesine.



sonra tezgahtar Larry'nin koca göbeği ve minik

gözleri ile yanına geldiği gün vardı, sürekli

ıslık çalardı Larry.

ıslığı kesip sen devkiyat masasında çalışırken

başına dikilmişti.



sonra sallanmaya başlamıştı ileri geri, böyle bir

alışkanlığı da vardı, sen çalışırken başına

dikilip sallanır ve seni seyrederdi, şu şakacı

tiplerden biri, bilirsiniz,

ve gülmeye başlamıştı, sen akşamdan kalma ve

traşsızdın ve yırtık bir gömlek vardı üstünde.



'ne var, Larry? ' diye sormuştun.



'Hank, neye dokunsan boka dönüyor! ' demişti.



tartışacak birşey yoktu.

Charles Bukowski

5 yorum:

ddarko dedi ki...

Başlık Mehmet Güreli şarkısındandı galiba, değil mi?

Coquettish dedi ki...

ta kendisinden.

ddarko dedi ki...

Tanır mısınız kendisini? Benim kendisine birkaç seferlik kahve hazırlamışlığım vardır da... Sırf havalı görünmek için söyledim bunu. Etkilendiniz mi? :)

Coquettish dedi ki...

Mehmet Güreli'den etkiliyim ben zaten. ama kahve hazırlamakta ne var ki!

ddarko dedi ki...

Hiçbir şey yok. Sıcak suyu döküp karıştırıyorum, o kadar. Şekersiz içiyor zaten. Neyse, benimkisi laf olsun diye, espri olsun diye, şakacıktan söylenmiş bir şeydi :)