12 Ekim 2009 Pazartesi
iştah açıcı.
+ölmeye değer, öldürmeye değer, cehenneme gitmeye de değer. amin.
kandırılış.
ben ne ara benliğimi yok saymaya başladım%!
...

aha bu yukarıda gördüğün işte küçüğüm. ne hoş bir renk di mi? ayrıca bilen var ise orada daha önce de paylaştığım gibi yazım var. yazı karakterinden fal bakanlar varmış, var ise bir şekilde..
***ben ne ara bu kadar düz oldum bilmiyorum. ama şu resme bak ya, sanırsın marilyn öpmüş! ahahaha!
4 Ekim 2009 Pazar
enfarktüs.
algılarım insanların ne olduklarını idrak etmekde çok adım geri gitti. ben geriye, onların atışları çok ilerime düştü. onların egoları galaksiyi kucaklarken benimkiler kendilerini sorguladı. iyi ki o koca egolar ile yargıladım kendimi zamanında. bundan dolayıdır ki ben yüceyim. kendime olan bu yüce duygular ile bende yaşanan arbedelerin rahatlıkla üstesinden gelebiliyorum. ha daha mı az zaman alıyor bu? hayır. sadece "nasıl normale dönerim" hakkında yöntem bilgisine sahibim. sizlere ise ne yazık!
tüm hayatınız şişmekle geçiyor.
asla tebrik ederim'i candan söyleyemeyişiniz sizi sizden götürüyor.
ah canım arkadaşlarım, hep ego kurbanı olmuşsunuz. artık yakınım değilsiniz, hatta hiçbiriniz, evet hiçbiriniz! en yakınım bile en değil. senden de, senden de nefret ediyorum!!!
duyuyor musun? duymalısın, kahretsin! oku, sadece oku.
sizin yüzünüzden midem bulandı.
ve aklımda neler vardı, neler yazdım.
yazarın notu: arkadaş vakit kaybıdır, çok yakın arkadaş çok vakit kaybıdır.
3 Ekim 2009 Cumartesi
bu bir uçurtmanın kaçışı belki de değil...
çantası koyu yeşil bir kadın, dudakları kan kırmızısı bir kadın, tırnakları bakımsız ve ince parmaklı bir kadın. burnunun hatrı sayılır büyüklüğü ondaki güzelliği herkesin görebilmesini kolaylaştırıyordu açıkcası. kendimden hatırladığım kadınları düşünecek olursam kat be kat güzellikteki kadınlar bu burnu cyrano ile yarışacak kadından daha az çekici geliyor şimdi bana. göğsünün yarığını belli eden buz mavisi keten gömleğiyle bir o kadar salaş; sıkı sıkıya tutturulan at kuyruğu saçıyla da bir o kadar özenli görünüyordu. küpesi yoktu; bileziği, yüzüğü, kolyesi yoktu. üzerinde gözlerindeki manidar bakıştan başka parlayan bir çift taş yoktu. nakış evet. ablam doğru söylemiş. "nakış mübarek.."
dört yıldan beri böyle bir müşteriyi ilk defa görüyordum. ne kadar dalmıştı ve anlaşılan oradaki tüm kitapları hediye etsem bir diğerinde gözü kalırdı. hepsine hevesliydi. ama inanır mısınız birini almadan çıktı, gitti dükkandan. bir ara şüphelenmedim değil. dükkan kalabalıklaşmıştı ve sağ koluna taktığı çantasını iyice sağ göğsüne yakınlaştırıp neredeyse kucağına alacaktı. biraz küçüldü insanların arasında. zaten raflarla iç içeydi, bir şey yapacağı belliydi ama yapmayacağından da emin olduğum bir hissiyatı vardı. ne de olsa yılların kazandırdığı insan sarrafı bir yönüm de vardı. birinci kattan da ayrılmadı. tüm klasikler ve modern dünya edebiyatı ile fantastikler buradaydı. yani en değerlilerimiz. diğer katta ise bilirsiniz, sınavlara hazırlık kitapları. işte oraya hiç çıkmadı, niye çıksındı zaten? benim yaşlarımda bir kadının sınavla ne işi olurdu? anlamadım ki beni sınava aldığını o anda.
kalabalıkla birlikte kitapların arasında zor seçiliyordu bedeni. ince bacakları varmış, ince de bir beli. ama diyorum ya çantası, çantası hayli dolu görünüyordu ve ağzı açık. ah sanmam! san-mı-yo-rum.
dövüş klübü, eşiktekiler, son sürgün, chuck palahniuk, dragan babic, charles bukowski'lerin önünde duruyordu. kalabalık azalmaya başlayınca elindeki kitabı gördüm. bukowski seçmişti. bunca yılın verdiği deneyimle karakterini tahmin etmeye yeltendim fikrimce. sonradan hatırladım beklentilerin hayal kırıklıkları yaşattığını, vazgeçtim. bir turist kafilesi girerken kitaba bir hamle yaptı. ne yaptı anlayamadım. turistlerle ilgilenirken dükkandan fırladığını gördüm. hiçbirşey yapmadım. ne arkasından bağırdım ne de kitabı kontrol etmek için rafa yöneldim. gün ağardı, kasa kapandı ve düzenlemelere başladık. gelişi güzel raflara atılan kitaplar, ambalajından öksüz bırakılan cd'ler, hunharca açılıp okunmuş kitaplar ve saire ve saireler. yine o bahsettiğim hunharca okunmuş kitaplardan biri olan bukowski elime geçti. anladım kadının eline aldığıydı. ne hale getirmiş ya kitabı derken kenarı yarıya kadar kıvrılmış sayfayı gördüm. seçmiş olduğu şuydu inanır mısınız?
Neye Dokunsan
eski bir New Orleans pansiyon odasında elbiselerini giyerdin
sen ve depocu çocuk ruhun,
sonra küçük yeşil el arabanı iterek senin
farkında bile olmayan tezgahtar kızların önünden
geçerdin, minik ve dikdörtgen beyinleri ile daha
büyük şeylerin düşlerini kuran
kızların.
ya da Los Angeles, yedek parça fabrikasındaki
sevkiyat memurluğundan dönüp asansörle 312 numaraya
çıkar ve akşamın altısında yatağa uzanmış sarhoş
bulurdun kadını.
onları seçmeyi bilemedin hiçbir zaman, artıkları,
kaçıkları, alkolikleri, hapçıları buldun hep.
belki de bulabileceklerin onlardan ibaretti, onların da
bulabilecekleri senden.
barlara takılıp başka kaçıklar, alkolikler,
hapçılar buldun. topuklu ayakkabıların içindeki
bir çift zarif bilek aklını başından
almaya yeterdi.
yayların üstünde hoplayıp zıpladın onlarla
hayatın sırrını
keşfetmişcesine.
sonra tezgahtar Larry'nin koca göbeği ve minik
gözleri ile yanına geldiği gün vardı, sürekli
ıslık çalardı Larry.
ıslığı kesip sen devkiyat masasında çalışırken
başına dikilmişti.
sonra sallanmaya başlamıştı ileri geri, böyle bir
alışkanlığı da vardı, sen çalışırken başına
dikilip sallanır ve seni seyrederdi, şu şakacı
tiplerden biri, bilirsiniz,
ve gülmeye başlamıştı, sen akşamdan kalma ve
traşsızdın ve yırtık bir gömlek vardı üstünde.
'ne var, Larry? ' diye sormuştun.
'Hank, neye dokunsan boka dönüyor! ' demişti.
tartışacak birşey yoktu.
Charles Bukowski
so unreal but i could feel.*
bilmez miyim sanıyorsun ki insanın çevresinde ve içinde olanlardan kendisinin sorumlu olduğunu? ama dediğim gibi kişiler şuursuz ve yapmacık hislerle beni alt edebileceklerini düşünüyorlar. sizi de öyle.
stratejide 1'i gördüğünde 2'yi bulmak kolaylaşmıştır. ben o 1'i gördüm. şimdi satrancımızdaki kudret benim ellerimde.
ya bu denizi yüzersin, ya bu denizi içersin bebeğim.
*öylesine gerçek dışı, ama hissedebiliyordum.
2 Ekim 2009 Cuma
dilemma
verilen değerlere aynı ağırlıkta karşılık veremediğimi hatırlıyorum. hatta bir tanesinde o kadar abartmıştım ki sırf beni gerçekten seviyor diye ukalalığıma ve alaycılığıma yenik düşürmüştüm bir ilişkimi daha. ve bu hep kendini tekrarlıyor. en çok da bu beynimi meşgul ediyor. şu an bile o değersizleştirdiğim insanın benim seveceğimi umduğu şarkılardan derlemesini dinliyorum. ve ben seviyorum benim için yapılmış bu derlemeyi.
ben de sıradanım artık. kaybedince kurşunlar çakışıyor gökyüzümde. hiçbir farkım da kalmadı kendi gözümde. en aşağılayıcı şey de kendi gözünde değerini yitirmesi insanın. şimdi bana sor sen nesin diye? kendini tanımla de bana. sana söyleyebileceğimden emin olduğum tek bir şeyim var. ismimi söyleyebilirim bir tek. adımdır tek değişmeyen hayatımda. düşünsene bir başka ne kalıyor insanın elinde yaşananlardan geriye. bir sürü ad..
bir sürü ad. ama tek kalan ve değişime uğramayan şey o, biliyor muydun?
aptalca bir sürü şaşaalı cümleler kuruyorum. yok aliterasyondu yok o uyaktı yok bu şeydi yeter artık. kimi etkilemek amacım? hangi yönümü tatmin etmek?
benim hayatım boyunca en sevdiğim çizgi dizi as told by ginger biliyor muydun?
ben özentinin birisi miyim küçüğüm? taklitçinin biriyim belkide. sevdiğim mimikleri, etkilendiğim karakterleri taklit eden bir imitasyoncuyumdur da yalnızca kendimi sorgularken ortaya çıkıyordur bu. e bir ikinci kişi de olmadığından öyle uçup gidiyordur bu madde aklımdan.
benim yaşadıklarım ürkütücüydü. siktiğimin bilinç altısından da bahsetmekten kusacağım artık. ama bu yaşadıklarım hiç de sağlam temeller üstünde değil. korkum işte tam da burada başlıyor.
ya bu kendimi yola itmişken sendelersem? ya da ben emin adımlar attığımdan ukalalık derecesinden kendime güveniyorken bir ikinci gözün nizamında hiç de öyle olmadığım söz konusu ise ve ben bununla yüzleşmek zorunda kaldığımda çok da güçlü olmadığımı anlarsam?
ben ne yaparım o zaman?
korkağım ya ben. olacağı nedir ki zannediyorsun? o haklı. bu sana gösterdiğim ve görebildiğin kadarı imaj. aslında ben bu değilim. bu gördüğün senin aklını boyamak. burada da oyunumu anlamaya başlıyorsun, ben de herkesin uzun uzun bakacağı zaman dilimlerine zevce olarak gözlerde küçülüyorum. ben zaten çok küçüktüm. küçüğüm.
ve bendeki en tehlikeli şey cehalet. en az o'nun kadar cahilim. ve ben bunun farkında olduğum için bile o'ndan daha güçlüyüm.
atam yalan oldu. ben kendimle yarışmayı bıraktım, asilliğimle zerafetim bir parfümdü karakterimde. şu bir kez yıkanılan nehirde saatler boyu binlerce katreye mazur kaldım ve arındım etten, kemikten.
sürekli cümlelere "ben" diye başladığımdan habersiz misin? bu da bencilliğim ve kendi beynimden öteye gidemeyişimin bir başka dışa vurumu.